Zahide Ana

 

Elinde bir adresle çıkageldi, “hatun kalk gidiyoruz” dedi.

“Dur! Biraz soluklan, bir çay iç” dedim.

Hiç ses vermedi ama birazcıkta olsa rengini belli etti; heyecanlı, stresli ve de endişeliydi.

“Hadi toparlan gidelim, hatun” dedi.

Hiç ses etmeden toparlandım. “Nereye gideceğiz, niçin gideceğiz?” demedim.

Yüz hatları gerilmişti, gözleri dolu dolu olmuştu. Bir şeyler olduğunda genelde giyinip kuşandığı bir ruh haliydi bu. Bir şeycikler vardı ama ne olduğunu söylemiyordu.

Sessizce arabaya bindik ve yola koyulduk.

“Emir bey, nereye gidiyoruz?” dedim.

“Zahide Ana’ya” dedi.

“Kimmiş peki bu Zahide Ana, neden bu vakte kadar ismini hiç duymadım?” dedim.

Sesi çatallaşmış ve titrek titrek olmuştu, “bir arkadaşımın annesi” deyiverdi.

Anlamıştım vaziyeti..

Amacım eşimi konuşturmak, onu rahatlatmak ve derdine ortak olabilmekti.

Emir..?

Efendim, dedi.

“Neden silecekleri çalıştırdın?”

“Özür dilerim, farkında değilim” derken ağladığını fark ettim. Aracı kenara çekti, ağladı, ağladı, ağladı. Onun ağlamasına ben de dayanamadım, ağladım, ağladım.

Sonra ufaktan sarıldı bana.. “İyi ki varsın” dedi.

Gözlerini sildi, gözlerimi sildi ve şehrin dışına doğru ilerledik.

*

Sora sora Zahide Ana’nın adresini bulduk.

Zile bastık ancak ne bir gelen vardı ne de bir giden.

Çıkıp yan komşuya sorduk, evdeler dedi.

Tekrar bir ümitle geri döndük.

Yer yer zile bastık, yer yer de kapıya vurduk. İçeriden çocuk sesleri geliyordu ama kapı bir türlü açılmıyordu. Yirmi dakikadan fazla bekledik ve sonunda kapımız açıldı.

Kapıda Zahide Ana belirdi; ayakta zor duruyordu, düşmemek içinde sıkıca bastonuna tutunuyordu. Yüzü kırış kırıştı, nurdan bir çehresi vardı, dudağında ise zikirleri.. Yaşmağını öylesine bağlamıştı başına, eteği ayaklarına kadar uzanıyordu. Gözlerinde yağmur yüklü bulutlar, sırtında yılların vebali, bastonunda seksenlik bir ömrün iniltileri…

“Buyrun yavrum, kime bakmıştınız?” dedi.

Emir, Zahide Ana’nın ellerini aldı, öptü öptü.

“Geç mi kaldım, Zahide Ana.! Beni içeri almayacak mısın?” dedi.

Zahide Ana birden heyecanlanmıştı. Buyrun, buyrun yavrum ama kusuruma bakmayın ben sizi tanıyamadım.

Emir, biz “Tanrı misafiriyiz” Zahide Ana, dedi yavaşça..

*

“Ev içinde kusura bakmayın” dedi.

“Ne kusuru Zahide Anam..!”

“O nasıl söz öyle” dedik, yavaşça evin içine doğru ilerledik.

Evin durumunu görünce büyük bir sarsıntı yaşadık. Bu durumu nasıl anlatırım bilemiyorum.

Boyası, badanası, eşyaları, temizliği.. Evin hali içler acısıydı, desem…

Çocuklar mı?

Dört yaşında ikiz erkek çocuk ve iki yaşında bir kız çocuğu vardı. İkizler ayrı tatlı, minik kız ayrı tatlıydı.

İkizler bizi görünce anneannesine kaçıştı, minik kız ise dudaklarını büküp ağlamaya başladı. Kucağıma aldım, bir sofanın kenarına oturduk. Ağladı, ağladı, ağladı…

Altına baktım temizdi, eline bir şeyler vermek için geçtim. Dolaplarda hiçbir şey yoktu, yerimde çakılı kalmıştım. “Evde hiçbir şey yokmuş” dedim. Minik yavruya daha da bir sarıldım.

Eşimin sesine tekrar içeriye geçtim. Zahide Ana yavaş yavaş geldi, karşımıza oturdu, yaşmağının kenarı ile ıslak ıslak olmuş asırlık gözlerinin kenarını sildi. Hasretle baktı, özlemle içlendi..

Yüreğinde bir yanardağ lavla doluydu.

*

Eşim, “Zahide Ana, ben ben…” dedi. İsmail’in arkadaşıyım, diyecek oldu diyemedi. Toparlamaya çalıştı ve “Zahide Ana biz Tanrı misafiriyiz,” dedi.

“Yavrumm” dedi, başladı ağlamaya..!

Seni o mu gönderdi?

Evet, Zahide Ana..

Mehtap hanım nerde, dedik.

Bu sefer hıçkırıklara boğuldu. İkizler, Zahide Ana’nın dizlerine sarıldı.

Anneanne Anneanne diye onlarda ağlamaya başladı. Betül ise başını göğsüme dayamış, huzurun tadını çıkartıyordu.

Zahide Ana dertliydi, çocuklar kederli..

*

İsmail’im den sonra bir gün, Mehtap dizlerimin dibine çöktü;

“Anne, iki dünya bir araya gelse ben seni bırakmam biliyorsun değil mi?” dedi.

Biliyorum, kızım dedim.

“Annem müsaaden olursa ben İsmail’in ailesine gideceğim” dedi.

Başını kucağıma koydu, grastonluk gemileri yüzdürdü yüreğinde, yutkundu. Acıları indirdi, ateşleri bindirdi, doluya koydu olmadı, boşa koydu dolmadı. Sonra konuştukça konuştu ağladı, ağladı. Istıraptan bir kor haline gelmişti tutunduğu hayat..

Annem, dedi;

“Annem, beni de tutuklarsalar çocuklar ortada kalır. Sen onlara bakamazsın, onları yediremezsin, içiremezsin, giydiremezsin.”

“Oyun isterler, oynayamazsın. Onlar sana çok yük olur annem” dedi.

Kızım, bunları bana niye anlatıyorsun ki, dedim.

“Annem, ah annem…” dedi.

İki gözüm iki çeşme ağladı. O gün benimle her an gidecekmiş gibi konuştu ama ancak bir ay sonra gidebildi.

Mehtap kızım çok içli ve hisliydi. Şimdi yersiz korkularını daha iyi anlıyorum.

*

Ağlaya ağlaya gitti.

Kayınvalidesi onu eve almamış.

“Nereden geldiysen oraya git, demiş. Teröristlerle işimiz olmaz” demiş.

Annecim, ne olur bir dinle demiş, ne olur bir kerecik dinle..

Çok şükür gidecek bir yerimiz, başımızı sokacak bir yuvamız var. Ama çocukların hatırı için bir dinleyin, demiş.

Ama nafile.. dinlememiş..dinlememişler.. yavrumda derdini anlatamamış.

Elinde valizler, yanında üç çocuk tekrar terminale gitmiş. Orada aç susuz beklemişler, sonra binip ağlaya ağlaya buraya geldi.

Geldiğinde çok bitkin ve yorgundu. Gözleri şiş şiş olmuştu.

“Annem” dedi, “sen olmasan ben ne yapardım.!”

Çok çaresizdi, çok yalnızdı.

*

Bir sabah namazı vakti onu da aldılar.

Otuz iki yaşında özürlü bir oğlum var. Üç küçük çocuk ve seksen yaşında kanser hastası bir Zahide…

“Kim ortada kaldı yavrum, inanın bilmiyorum.”

Bunu yapanlar insan mı yavrum.? İnsan, insana bunu yapar mı yavrum.?

Şimdi “anne” yok “baba” yok.

Bu çocuklar durur mu, bu çocuklar susar mı yavrum.?

Bak o küçük yavru seni annesi zannetti, sana sıkı sıkı sarıldı.

Annesi olsaydı, ona sarılsaydı olmaz mıydı.?

*

Mehtab’ım tutuklu, ziyaretine gidemiyorum.

Para yok yatıramıyorum, kıyafet gönderemiyorum. Avukat desen hangi parayla ve kimi tutalım.?

Evrak felan lazım oldu, anlayıp g

önderemedim. Evraklarını gönderemediğimiz içinde Mehtab’ım tutuklandığı günden beri çocuklarını göremedi. Çocuklar burada perişan, o orada..

Bu nasıl bir zulüm yavrum? Merak ediyorum bunu yapanların yatacak yeri var mıdır, diye.?

“Elim ayağım tutmuyor,

Ölüm var canım almıyor,

İnsanlar merhamet etmiyor,

Kim ortada kaldı yavrum,”

İnanın, kim ortada kaldı bilmiyorum. Mehtap’la arada bir telefonla görüşebiliyoruz. O da hep ağlamayla geçiyor. Çocuklar nasıl demeden telefon tak kapanıyor. Biz burada ağlamaya devam ediyoruz.

Onun halini düşünemiyorum..

*

Kapı çaldı, Emir açtı.

Buyrun, dedi.

Gelen kişi, “siz nesi oluyorsunuz bu kadının?” dedi.

Emir, biz “Tanrı misafiriyiz”, siz ne istiyorsunuz diye, sordu.

“Şu köşedeki marketçiyim”, Zahide Ana’nın borcu için geldim. “Veresiye alış veriş yaptılar, ay sonu öderiz dediler ama şuana kadar hiç bir ödeme yapmadılar.

Birincisi, borçlarını ne zaman ödeyecekler onu sormak istiyorum. İkincisi de, bizdeki veresiye defterleri kapandı onu da haber vereyim” dedim.

Eşim sen git ben birazdan geleceğim, hesaplaşalım dedi.

“Olmaz, Zahide Ana’yı görecem” dedi.

Zahide Ana bastonuna basa basa geldi, koynundan 50TL çıkarıp uzattı, “Bunu al yavrum geri

kalanını da getireceğim” dedi.

Emir, Zahide Ana ben varım burada sen ne yapıyorsun, dedi.

Oğlum, sen “Tanrı misafirisin” dedi.

Marketten gelen çırak, “ohooo Zahide Ana borcun çok kabarık bu ödemez ki” dedi. Parayı da yere atıp söylene söylene gitti.

Zahide Ana sofaya öylece oturuverdi.

Sustu, sustu.

*

“Zahide Ana, biz bir saatliğine dışarı çıkıp geleceğiz” dedik.

Minik bebek dudaklarını büktü ağlamaya başladı, o ağlayınca ben ağladım, Zahide Ana bana sarılıp ağladı.

Gözyaşları arasında sokağa çıkıverdik.

Zahide Ana’nın borcu bizim borcumuzdur, dedik. Zahide Ana’nın markete birikmiş olan borcunu ödedik.

Marketçi, “kardeşim o kadın bir daha bu markete gelmesin” dedi.

Neden, dedik.?

Sustu..!

Biz de o marketten alışveriş yapmadık. Yan markete geçip gıdadır, ettir, peynirdir, çikolatadır, süttür, oyuncaktır, kahvaltı malzemesidir,… vs alış verişimizi yaptık. Alışverişten sonra da patrondan bir ricamız oldu. Zahide Ana’nın durumunu anlattık. Çırak devamlı eve gidip bir ihtiyacınız var mı diye sorabilir mi? Dedik.

Süttür, ekmektir, çikolatadır,.. ihmal edilmesin istiyoruz. Bunu yapabilir misiniz? Yoksa başka bir markete mi gidelim, dedik.

Adam “bak ne diyeceğim”, dedi. “Ben Ehli beyt bir insanım bualışveriş benden olsun. Bundan sonra da sizin dediğiniz olsun, olur mu.?”

Emir, Zahide Ana’yı ihmal etmemeniz şartı ile olur, dedi.

Marketçi, etmem de.. Siz, siz kimsiniz dedi..

“Tanrı misafiriyiz” dedik.

Ufaktan bir tebessüm etti; Tanrı misafirleri başımızla beraberdir, dedi.

*

Eve geldiğimizde Sefa ağlıyordu. Zahide Ana, Sefa’yı susturmak için çok uğraştı ama Sefa’nın susmaya hiç niyeti yoktu.

Zahide Ana da onunla ağlamaya başladı..

Son günlerde çocukların gece geç saatlere kadar anneleri için ağladığını söyledi.

Yürek dayanır mı buna yavrum..?

Yürek yanıyor, kavruluyor ama dayanıyor işte..

“Bu bir zulümdür yavrum. Yapanları öylesine yutar ki öylesine kavurur ki; şu yavruların

kavrulmasına benzemez” dedi.

O arada çocuklar için aldığımız oyuncak ve çikolotaları çıkartıp verdik, havalara uçtular.

Ortalığı toplamaya çalıştım, güzelde bir yemek yapıp sofraya oturduk.

Zahide Ana’nın bir dua edişi vardı ki dünyalara bedeldi.

“Ey olmuş olanı, olmakta olanı ve gelecekte olacak şeyleri bilen, kendisine kâinatta hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi küçük- büyük, zahir-batın her şeyi kuşatan Allah’ım.”

“Ey hayrı çok olan kerim Rabbim, ne olur ayrı olan yavruları anneve babalarına bağışla..!

Ne olur ayrı olan anne ve babaları yavrularına kavuştur.” Ne olur zalimleri perişan eyle.!

“Kapımızı çalan şu misafirler ki; onlar senin misafirin onları sen muafaza et, sen ki bu seferki rızkımıza onları vesile kıldın. Onların ve onlar gibilerin bu iyiliklerini de cennetine vesile kıl Rabbim.”

Biliyorum ki; rızkımızı bir şekilde gönderiyorsun Rabbim, ama ben şu çocukların çığlıklarını durduramıyorum. Ben yaşlı bir kulunum, ihtiyar bir Zahide’yim.

Ne olur merhamet et, ne olur duy sesimizi, Rabbim. Bahtına düştük Rabbim derken, nefesi kesilmiş gözyaşlarına boğulmuştu.

Zulümden Kaçış

 

“Size ülkenizde terörist diyorlar, keşke bütün teröristler sizin gibi olsa!”

Memleket yangın yeri gibi! Adı konmamış bir harp var! Bu harp: konvansiyonel bir harpten ziyade; yalan propaganda üzerine kurulu psikolojik bir harptir. Yaşananlara psikolojiler dayanmıyor. Sinirler yıpranmış, gerginlik had safhada. Zihin kontrol yöntemleri ile, bir milletin toptan zihinleri esir alınmış durumda. Ortalıkta dolaşan ruhu çekilmiş heyula bedenler, boş bakışlar; boşalan iç dünyaların haberlerini veriyor.

Olan bitenden haberi olmayan yığınlar, inandıkları batıl kadarına bile değer vermiyorlar. Şu kadar hapis yatan, şu kadar gözaltında olanlar var dediğinizde; “olmaz, mümkün değil, o kadar olmaz” diyorlar. Mış ve muş’la biten cümleler kurduklarında; duyduklarına inandıklarını hemen anlıyorsunuz. Sosyal yaşantı ile birlikte bir milletin çöküşünü hep beraber izliyoruz.

Bir gazeteci twit attı dün gece: “konuşmaya konuşmaya sesimi unuttum” diyor. Kırk gün hüzün yudumlayıp, konuşmayışım, geldi aklıma kırk gün gece uykusu uyuyamayışım. İnsanlar gördüm sese hasret! İnsanlar gördüm insana ve konuşmaya hasret! Ağaçların rüzgardan çıkardığı sesleri, akan suların şırıltılarını ve kuşların seslerini dinleyip mutlu olanları gördüm. Kendisi ile kimse konuşmayınca; gidip kursa yazılanı da gördüm.

Acaba kaç insan var böyle? Birinin ilgisine muhtaç, biri ile konuşmaya dertleşmeye muhtaç! Yaraları sarılmayı bekleyen; maddi manevi ihtiyaçları olan kaç insan var? Çok az bir gayretle takviye edip hayata tutunmasına destek olabileceğimiz, bir güleryüzün, tebessümün bile hayatını cennete çevirmeye yeteceği kaç insan var? Eli ayağı tutan; herkesin bunu yapması gerekir. Önce kendi çevresinden başlayarak, sonra daireyi yavaşça genişleterek.

Yola çıktım yeniden nerede beni bekleyen; ilgiye muhtaç bir sine varsa aramaya, yol olmaya, yol bulmaya! Temmuzun ortasından beri ilgi ve alakamın devam ettiği, mağdur, mahkum, mazlum ve maznun bir aileye yeniden gittim. Rahmetli ağabeyimin emaneti, kız yeğenime takviye ve müzaheret edebilmek amacıyla yeniden yollardayım. İki yakası bir araya gelemeyen şehrin nizamsız yollarından giderken, yağmalanan koca bir tarihi zihnen ve dikey yığınları nazaran tefekkür edip bir muhasebe yapıyorum.

İftira
Yeğenim Ferhunde hanım kariyer sahibi bir hanımefendi. Eniştemiz Tayfun bey ise bir üniversitede başarılı genç ve dinamik bir akademisyen. Eşi ile beraber yakın zamanda içeri alınıp salıverilenlerden. Yürek yakan cinsten bir hikayeleri var. Temmuzun tam orta yerinde herkesi üşüten o fırtınalı günde evde değillerdi. Tüm izinler iptal edilince eve dönmek zorunda kaldılar. Oturdukları muhit; Tayfun beyin akrabalarının da olduğu bir mutena semt.

Temmuzun orta gecesinde evlerinin yakınında yaralı bir asker, sivil araba içinde ölü bulunmuştu. Ay sonuna doğru Tayfun ve Ferhunde, bir şikayet üzerine içeri alındılar. Meçhul bir ihbar üzerine eve gelen polisler evde ciddi arama yapıp göz altına aldılar. Şikayet şu: “O gece evlerinin perdeleri oynuyor, ışığı yakmadan içerde gölgeler dolaşıyordu. Muhtemelen evlerinin yakınında ölen askerin arkadaşını veya arkadaşlarını evde tedavi ettiler. Ve birkaç gün sonra evden gece karanlığında valizlerle bir şey taşıdılar. Taşıdıkları şey ise terör örgütünün paraları idi.”

Ferhunde, doktor olduğu için; bir yaralıyı tedavi ettiğini ve Tayfun’un terör örgütünün kasası olduğunu para kaçırdığını vehmedenler bu ihbarı yapmışlar. Kimdi bu ihbar edenler? Tayfun iki isim üzerinde duruyorum demişti: “Ya öz ağabeyim veya amcamın oğlu.” Keşke diyordu: “Hiç öğrenemeden bu dünyadan göçsem.” Zira en yakınımızdakilerin böyle yapması bize de çok ağır gelecektir. “Neden bunlar üzerinde durup şüpheleniyorsunuz?” dedim. “Çünkü aniden tavırları değişti.” dediler. “İnsanlar neden böyle bir iftira atsınlar ki?” dedim. “Yılların birikimi; hased, çekememezlik ne varsa hepsi var” dediler. Bu Nasıl bir iftiradır ya Rabbi! Herkesin depoları dolu ve sırtlarda ağır yükleri var.

İsim ver! Yer Göster!
Ferhunde’yi on gün sonra, Tayfun’u ise tutuklayıp üç ay sonra serbest bıraktılar. Tayfun içerden çıktığında bambaşka bir insan olmuştu. O özgüveni yerinde, konuşkan adam gitmiş yerine her tıkırtıdan ürperen, suskun bir adam gelivermişti. Tayfun çıktıktan sonra bir kaç defa daha ziyaret etmiştim. İyice kendine geldiğinde içerde başına gelenleri anlatmıştı. Başına her türlü kötü muamele gelmişti. Sağ koltuk altından soktukları bir sopayı, sol koltuk altından çıkarıp, elleri arkadan bağlı olarak, iki ucundan zincirle tavana asmışlardı kendisini. Bazen sopa takmadan; birbirine arkadan bağlanmış ellerden havaya asıyorlardı. Filistin askısı dedikleri bu yöntemi biliyordum.

İz bırakmaz, kollar kopacak gibi olur, dayanılmaz acılar çeken suçlu suçunu itiraf eder. Omuzlar çıkacak gibi olur, kolların kopma hissi sarar tüm zihni. Suçlu değilse bile bir kişi o acıdan kurtulmak için her suçu kabul edebilir. Filistin askısında bekletilirken sürekli sordukları soru şudur: “Kimi/kimleri tedavi ettiniz, isim ver! Paraları nereye götürdünüz, yer göster!” Söylenenlerden hiçbir şey anlamayan Tayfun: “Kimin ismini istiyorsunuz? Ben bir iş akademisyenim. Öğrencilerimin adlarını istiyorsanız, hepsini bilemeyebilirim. Yok şeceremi istiyorsanız hepsini sayayım.” Ardından “Yer göster paraları nereye sakladınız? Kime teslim ettiniz?” Bu kısır döngü içerisinde günlerce dönüp duruyor sorgulama.

İşkence
İçerde tuttukları hücrede zaman zaman tavandan bir su damlıyor. Bu suyun çıkarttığı ses ise zamanla insanı çileden çıkartmaya yetiyor. Nazilerin işkence metodlarından birine benziyor. Sessiz ortamda önce ritmik sonra aritmik yere düşen suyun çıkardığı ses bir bomba tesiri ile kulakları tırmalayıp, beyinde testere etkisi yapıyor. Tayfun’u en son beş kişilik koğuşa alıyorlar. Lakin hücrede var yirmi beş kişi. Ne nefes alınabiliyor ne yatılabiliyor ne de uyunabiliyor.

Koğuşta hep kendi gibi insanlar. Neden orda olduğunu bilmeyen insaların çoğu ya burs, kurban vermiş ya da bir bankaya para yatırmış ya kitap yakarken yakalanmış vs. vs. Aralarında zamanla bir iç dinamizm gelişmiş; namazları beraber kılıyorlar, tesbihat yapıyorlar, uyuma sırası ayakta durma sırası filan gayet muntazam.

Dezenformasyon
Bir Zaman sonra Tayfun’a karşı bazıları tavır almaya başlamış. Herkes birbiri ile şunu konuşuyor: “Tayfur sorgulamada bir takım isimler vermiş, yakında serbest bırakılacak!” Koğuşun gözdesi olan Tayfun birden oradakiler tarafından hain görülmeye başlanıyor. Gözden düşerken, daracık odada duvar veya perde olmadan bir tecrit yaşıyor. Kimisi “Biz de ötmesini bilirdik” deyip aşağılarken; kimisi de ” Biz de mi isim versek bizi de bırakırlar mı?” Diyerek, ağızlarda laf geveliyorlar.

Tayfun çok dil dökmüş, öğle bir şey olmadığını anlatmış ama nafile. İsim verse kimin ismini verecek. Beraber hizmet etmeye çalıştığı insanların ismini mi verecek. Suç mu burs verip talebe okutmak, Afrika’da kurbanını kesmek, bankaya para yatırmak. Biriyle böyle konuşuyordum: “Demek ki suçmuş” deyince benim şarteller atmış epey hiddetlenmiştim. Nesi suç dediğimde: “O bankaya yatan paralar Amerika’ya gidiyor” demişti. Ben de bu cehalete gülmüştüm. Neyse!

Bir zaman sonra Tayfun’u gerçekten bıraktılar. “Geride çok kötü bir intiba bıraktım” demişti çıkınca. Kim böyle bir dedikodu yaymış olabilir diye düşündüğümüzde; aklımıza “Gardiyanlar” geliyor, başka bir şık akla gelmiyordu. Tayfun çıktı çıkmasına ama bu defa aynı dedikodu ve iftira dışarıda da peşini bırakmadı. Tayfun’un çevresi ondan soğudu, herkeste olduğu gibi. En yakın dava arkadaşları ise: “Tayfun isim vermiş, öyle çıkmış” diyorlardı. Zaten dayanılmaz hale gelen hayat azap vermeye başlamıştı.

Çaresizlikler
Tayfun içerde iken Ferhunde bir kaç kez ziyarete gitmiş; görüş öncesinde ve görüş sırasında hem kötü muamelede bulunmuşlar, hem de tacize varacak işler yapmışlardı. Allahtan Ferhunde erken çıkmış, başına; duyduğumuz türden eza cefa gelmeden serbest bırakılmıştı. Tayfun ve Ferhunde çifti yaşadıkları bu ülkeye olan inanç ve bağlılık duygularını giderek kaybediyorlardı.

Eğitimli insanlar bunlar. Gördükleri eza cefa, işkence ve dezenformasyon iyice bezdirmişti. Başka ülkelerde olsa el üstünde tutulacak bu numune-i imtisal insanlar terörist olarak alınıyor, sorgulanıyor ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Elbette bir şeyleri sorgular ve çevresiyle olan irtibatı gözden geçirir. Ferhunde benim evladım diğeri eniştemiz sahip çıkmamız gerekiyor ama nasıl? Sadece arayıp sorarak ve belli aralıkta ziyaret ederek ki, elimden ancak bu geliyor. Maddi durumları iyiydi ama neleri varsa herşeylerine el kondu. Neyse ki kıyıda köşedekilerle idare ediyorlar bizim gibi.

Hicret
Aradan bir zaman geçmişti ki bir de duydum; Tayfun yurtdışına çıkmış. İşte şimdi bu gelişim bunun üstüne. Ferhunde’ye müzaheret etme isteğim bundan dolayı artmış durumda. “Kızım Nasıl oldu da çıktı yurtdışına. Hiç planda yoktu” dedim. “Amca ya katil olacağım, gerçekten içeri gireceğim ya da buralardan gideceğim” dedi. Ben de mani olamadım “öyle olmasındansa git” dedim. “Gitti ama nasıl gitti nereye gitti bilmiyorum.” “Sizin pasaportlarınızı, evinizi arama sırasında almamışlar mıydı?” “Almışlardı ama Tayfun’un ki konsoloslukta vizedeydi. Çıkınca gitti aldı.”

Kızcağız şimdi bir de yalnız kalmıştı. “Neden izin verdin diyeceğim, haber vermedin diyeceğim” bakıyorum Ferhunde çaresiz kocasını kurtarmak için rıza göstermiş durumda. Başına ne geldi bilmiyoruz. Bilet alıp resmi yoldan mı gitti. Giderken tekrar mı tutuklandı. Gayrı resmi yolları mı denedi. Eğer denediyse başına bir şey geldi mi? Gittiyse, nereye gitti. Hepsi bir muamma. Suriyeliler gibi insan tacirlerinin eline mi düştü. Denize düşüp boğuldu mu? Hava soğudu, dondu mu! Bir sürü soru zihnimizi kurcalayıp dururken bir gün Tayfun’dan bir haber geldi.

Ferhunde’nin telefonundaki görüntülü konuşma uygulamalarından birinden ben oradayken bir kaç kez aradı ve ben de kendisi ile uzunca konuştum. Şükür Allah’a sağ salim güvenli bir yere ulaşmıştı. Gerisini Tayfur’dan dinleyelim. “Amca!” Diyerek söze bir başlayışı vardı. Hemen anladım rahatladığını. Heyecanı ve keyifli anlatımı da bizi rahatlatmaya yetiyordu.

Deniz’e Düşen Yılana Sarılır!
Dışarı normal yollardan çıkmanın imkanı yok. Denesem pasaportuma el konacak biliyorum. Yurtdışına insan kaçıran tacirlerin olduğunu herkes biliyor! Sora sora ulaştım birilerine. Güvenemedim, başkasını buldum. Oydu buydu derken önüme bir sürü alternatif çıktı. Aklıma, mantığıma uyan birileri ile günler öncesinden anlaştım. AB ülkesi bir ülkeye götürecekler; ben orda durmayacak, başka bir ülkeye gideceğim. Shengen vizem var elimde. Paranın yarısı peşin, yarısı iş bitince. Bitirim tipler. Fazla laf yok. İstediği rakamlar çok uçuk ama kafaya koydum gidicem, buralardan. Gitmezsem ya katil olucam ya terörist. Bana iftira atılmış, onca işkence yapılmış, eşime sarkıntılık yapılmış. Hem de en yakınlarımdan başlayacağım. Pazarlık yapmaya çalıştım, baktım adamlar kaçıyor, tamam dedim. Herşey çok net. Karayolundan Avrupa’ya geçeceğiz, ordan da bizi üçüncü bir ülkeye geçirecekler. Paranın yarısı işin başında, yarısı iş bitince… Konuşmak yok, valiz yok, telefon yok, isim yok! Yok yok yok!…

Şehrin ortası sayılacak bir parkta bekliyorum. Kimsecikler yok etrafta. Bir kadın yaklaşıyor bana doğru. Alaca karanlıkta beni görünce az geri çekildi. Birazdan bir araba yaklaştı bir pikap, ıslık çalınınca bana geldiğini anladım. Baktım demin ki kadında arabaya doğru yöneldi. Yürüyüşünden hamile olduğunu farkettim. Daha önceden konuşup, anlaştığım adam; çift kabinli pikabın arka kabinine binmemizi işaret etti. Baktım, o kadın da binecek yol verdim önce o bindi. Ardından ben bindim.

O meçhul kadının da arabaya binmesi beni şüphelendirdi. Bir şantaja kurban gitmemek için kendimi emniyete almaya çalışıyorum ama bindik bir kere. Yandan bir adamı bir kadını süzüyorum. Adam rahat, kadın benden de tedirgin. Nereye gidiyoruz bilmiyorum sadece Avrupa’ya gideceğimi biliyorum hepsi o kadar. Bilmediğim yollardan şehirden çıkar gibi olduk. Çamurlu yolda koca bir inşaatın önünde durduk. Bizi bekleyen birini aldık. Adam tam bitirim bir tip! İki kolunda pazularından aşağı doğru sarkan dövmeler. Dövmelerden birinde çift başlı bir kartal gördüm. Gelişmiş bir vücut güçlü kollarla beraber, güçlü eller dikkat çekiyor. İnin aşağı dediler bize, indik.

Dar Kapılardan Geçmek
Pikabın arka yüklük kapağını kaldırıp açtılar. İçerde iki kişinin sığacağı kadar bir yer. Bize yeni katılan; ilk defa gördüğüm adam kadının hamile olduğunu görünce birden sinirlendi: “Bu ne oğlum! Bu kadın hamile nasıl uğraşıcaz bununla” dedi. Diğeri sakal işareti yapınca ücret herhalde farklı dedim. Kızarak kadına: “Kaç aylık” deyince, kadın sadece “yedi” diyebildi. Diğeri ona kızarak “soru sormak yok” diyerek işaret etti. İri yarı olan: “Keko! Öyle diyosun da ha bu hamile kadın arkada nasıl gidecek” deyince ikimizi arka yüklüğe koyacaklarını anladım. Kendi kendime, eğer öyle yaparlarsa “itiraz etmek geçti” içimden. Keko: “arka kabine yatıralım” dedi. Paranın yarısını burada ödedik.

Arka kabine yedi aylık hamile kadına yer yaptılar. Yastık filan koydular arkadan baktım kadın rahatladı. Ben nasıl giderim, tek başıma arkada. Canlı canlı tabuta girdim adeta. Yol ne kadar sürecek bilmiyorum. Kah belim zemine vuruyor, kah sağa sola savruluyorum. Ne kadar yol gittik bilmiyorum. Bana bir ömür gibi geldi. Dışardan ışık sızıyor gündüz olduğunu görüyorum sadece. İki defa yolda durup devam ettiler. Sarsıntıdan ana yoldan çıktığımızı anladım. Bir müddet sonra durduk yüklük kapağını açtılar.

Kaç saat geçti bilmiyorum, hava zaten kapalı. “Yürüyüp ayaklarınızı açın” dediler. Ellerimi kulaklarıma götürerek, namaz işareti yaptım, tamam manasına kafa salladılar. Suyum var, ama toprakla teyemmüm edip abdest aldım. Beni gören hamile kadın; baktım oda istekli namaz kılmaya, yanına gittim. ” Şöyle teyemmümle abdest al, sonra şu taşa otur şu yana dön. İki iki öğle ve ikindiyi kıl” diye işaret ettim. Edeple başını öne eğip yüzüme bile bakmadan dediklerimi anladığını ima edip baş salladı. Garibin her halinden korktuğu belli oluyordu.

İhtiyaçlarımızı görüp yeniden yola koyulduk. Hava kararıyordu bunu yattığım yerden hissediyordum. Bir yere gelip durduk. Bizi tekrar indirip hadi bakalım, “yürüyoruz” dediler. Ardından neler yapacağımızı anlattılar. İri yarı olan en önde, Keko denen adam en arkada yürümeye başladık. Hava iyice karardı. İki saat yol yürüdükten sonra tarlalardan yürümeye başladık. Kadın yürümekte zorluk çekiyor,öişaretle az dursak diyordu. Göz gözü görmüyordu artık. Aralarında işaretleşmelerinden geldiğimizi anladık. Hayal meyal tel örgü gibi bir şeyler görür gibi oldum. Tel örgüye iyice yaklaşıyorduk ki bir sesle hepimiz irkilip yerimizde çakılıp kaldık. “Dur! Kimdir o?” diye bağırıyordu birisi. Korku ile karışık bir his kapladı içimi.

Eyvah! Dedim kendi kendime daha işin başında yakalandık. Asker yahut polis beklerken karşımıza avcı kıyafetli biri çıktı. Elinde kama benzeri bir bıçak; “geçirmem sizi burdan” dedi. İri yarı olan adam: “hoop birader sen de kim oluyorsun?” deyince, avcı kıyafetli adam “ben bu tarlanın sahibiyim” dedi. “Bi sakal atmadan burdan geçemezsiniz, jandarmayı arıyorum şimdi!” diyordu. Arkada duran Keko birden öne atladı ve laf dalaşına başladılar. Onlar birbiri ile dalaşırken; öndeki iri kıyım, bize “yürüyün” işareti yaptı. Yürüdük ve tel örgü hizasına geldik.

Adam sırt çantasını bir çırpıda tel örgünün arkasına atıverdi. Bizim sırt çantalarımızı da alıp hemen birer birer attı. Çevik tavırlarla omuzlarını ısındırırken bana: “Ben yukarı tırmanıcam, sen kadını kaldırabileceğin kadar kaldırıp bana uzatacaksın. Kadını arkaya geçirdikten sonra seni alıp seni de karşıya geçiricem” dedi. Tamam manasına baş salladım, pek de anlamadan. Kendisi bir çırpıda üç metreden yüksek telin tepesine tırmanıverdi. Sırtındaki montunu çıkarıp jiletli telin üstüne örttü ve üstüne oturdu. Arkada Keko, Avcı ile kavga edip duruyorlardı.

İri yarı adam kısık sesle bize talimat yağdırıyordu. Sıra geldi kadını yukarı çıkarmaya ama beni bir endişe sardı. Hem yabancı kadın, hem hamile; Nasıl dokunacağım ben bu kadına da yukarı kaldıracağım. Kim bilir ne derdi vardı da bu adamlardan medet umarak buralara geldi. “Bacım, sen benim dünya ahiret bacımsın. Sen sırtıma otur ben seni kaldırırım” dedim. Yere secde eder gibi eğildim. Kadın sırtıma oturdu. Secde halinden rüku haline kalktım. Yukarıdaki adam, kadına: “ellerini kaldır” dedi. Kadının elleri bir türlü yukarı adama yetişmiyor. Kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ben merkub olmuşum, aşağıda zahmet çekiyorum, kadın ağlıyor, yetişemiyor. İri adam bir taraftan bana talimat veriyor, ayak parmaklarımın üstüne dikelmeye çalışıyorum ama, gücüm yetmiyor.

Ne kadar böyle denedik bilmiyorum. Takatım kalmadı benim. Keko diye kısık sele bağırıyor adam, Keko’dan hiç ses çıkmıyor. Yukarıdaki adam canı pahasına; tel örgüyü apış arasına alıp bedenini aşağı doğru esneterek aşağı doğru sarkıtıp kadını yakalamayı başardı. Üçümüzün ortak gayreti ile nihayet kadını tel örgünün tepesinde adamın  montunun üstüne oturtmayı başardık. Güya Keko bizi sınırdan geçirip geri dönecekti ama önümüze engel çıkınca erken dönmüşe benziyordu. Kadının ağlamaları iyice arttı. İnmeye korkuyor, korkudan titriyordu. Adamın hiç umurunda değil  ama ben yufka yürekli adamım, dayanamıyorum. Bacım ne olur sus yakalanacağız diyorum. Ama kadın kendini bir türlü ağlamaktan kendini alamıyor.

Adam “Birader sen tırman aşağı önce seni indireyim, sonra kadını indiririm” dedi. Tırmanıcam ama ayaklarım kollarım titriyor, heyecandan, bir türlü tırmanamıyorum. Adam acele ediyor, kadın ağlıyor, ben felç olucak gibiyim, kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyor, epey bir efor sarfettim zira. Nefes alış verişim normale dönünce başladım tırmanmaya, Adamın yardımı ile çıktım yukarı ve biraz sarkarak, aşağıya atladım. Adam kadını benim omuzlarıma doğru indirmeye başladı. Ayakları omzuma değip mukavemet kazanınca yavaş yavaş çömelmeye başladım ve nihayet kadını indirmeyi de başardık. Adam zaten bir zıplamada indi aşağı. “Artık güvenli beldedesiniz” deyince gözlerim yaşardı. “Durmayalım burda, şu ağaçların oraya yürüyelim orda dinlenecek yer var” dedi. Keko zaten bizle gelmeyecekmiş ki onu beklemedik bile.

Ağaçların altında biraz istirahat edip kendimize geldik. Akşamla yatsı namazını orda cem ederek yine teyemmümle kıldık. Bir köpek sesi işittik ve olduğumuz yere çöküp kaldık. Sanki köpekli askeri devriye bize doğru geliyordu. Adam bize “Sakın burdan ayrılmayın” deyip; cebinden plastik tüp gibi birşey çıkardı. Bir çalının dibine sinmişken iki köpek yanımızdan hızla geçip gitti. Biraz sonra asker olsa gerek; iki kişi yanımıza kadar yaklaştı. Ellerinde fenerleri, sağı solu kolaçan ederken dibimize kadar geldiler. Biri eğilip feneri yüzümüze tuttu. Epeyce bakındı, ama bizi görmemişti. Gördü de görmezlikten mi geldi, bilmiyorum. Hamile kadını görüp acıdı mı bilmiyorum. Görmemesine imkan yoktu. Çekip gittiler. Biraz sonra iri kıyım adam da hiçbir şey olmamış gibi geri döndü. “İyice dinlendiyseniz, yürüyelim” dedi. Kadına baktım yürüyecek mecali yoktu. Dinlendik epey orda.

İri kıyım adam önümüze düştü. İki saat kadar yürüdük ama nerde olduğumuzu bilmiyoruz. Ardından yol kenarında bekleyen; külüstür bir jibe bindik. Adamlar daha önce hiç duymadığım bir dilde konuşmaya başladılar. Araba ile gidiyoruz ama yoldan çıktık. Dört çeker olduğunu düşündüğüm araba bizi dereden tepeden götürüyor. Sabaha kadar yol gittik. Hiçbir yerleşim yeri görmüyoruz. Hava az aydınlatınca köy evi gibi bir evin yanında durduk. “Burada” dediler “karnınızı doyurun, tuvalet ihtiyacınızı görün. Su doldurun şişelerinize” Denileni yaptık. Namaz kıldık burda.

Baktım kadının ayakları eli yüzü şişmeye başlamış. “Kadının yatması gerekiyor” dedim adama. “Burada araba değişip tekrar gideceğiz, duramayız” dedi. Araba biraz daha düzgün bir araba. “Tehlike geçti mi?” dedim bir ara. “Hayır” cevabı verdi. Ben arabanın soluna sıkıştım, kadını biraz da rahat ettirip, sırtını cama yaslayıp, ayaklarını bana doğru uzattık. Bu defa düz yoldan, yola koyulduk. Tam yirmi dört saat gittik bu şekilde. İnsan merak ediyor “nerdeyim” diyerek. Tabela okumaya çalışıyorum. Anlamadığım bir dilde yazıyor. Anlamadığım bir dil konuşuyorlar bazen aralarında. Tek tük Türkçe kelimeler geçiyor arada. Bu arada tarihi bir kentin yakınından geçerken; solumuzda Deniz’i gördüm. Tekrar bir ormanlık alana geldik. Nerde ise yola çıkalı kırk sekiz saat oldu.

Bir müddet dinlenip yeniden araba değiştirip arazi arabası ile dere tepe düzleyip dört beş saat gittik. Gece vakti durduk, hava buz gibi. İndik yürüyeceğiz dediler. Kadının hiç mecali kalmadı artık. Dudakları morarmaya başladı, ben iyiyim dese de yürüyecek hiç hali kalmamıştı. Bizim iri adam kadına dönüp. “Buraya kadar geldik az daha sabredeceksin, yarım saat yürüyeceğiz” dedi. İçim ferahlamıştı. Kadına destek ola ola yarım saatlik yolu bir saatte ancak yürüdük. Bir ağacın altında durduk. İlerde bir kasaba görünüyordu. İşte dedi adam şu karşıdan araba bulun havaalanına gidin. Biz dönüyoruz dedi. Adama öyle bir sarılma sarıldım ki nerede ise üç gündür beraberdik ama doğru dürüst konuşmamıştık. Bize iki bin km yol katettirdiğini ise sonradan öğrendim. Burnumuz bile kanamamıştı. Paranın arta kalan kısmını verdik. Bir miktar da bahşiş verdim. Adam ayrılıp gitti. Kadınla ben kalakaldık adını bile bilmediğimiz bu ülkede.

Kasabanın merkezine vardık havaalanına gidecek bir araba bakınıyoruz. Araba yok. Taksi gibi arabalar gelip geçiyor ama el ediyoruz duran yok. Nihayet biri durdu. “Airport” dedim, adam eliyle beş yaptı ben de tamam dedim artık. Kadını arkaya yatırdık, ben öne oturdum. Üç saat gittik, şöförle anlaşmaya çalışıyorum, bir türlü olmuyor. Bir yerde durduk şöför indi. Bekliyoruz adam gelmiyor, bir anda polisler sardı etrafımızı. “Eyvah” dedim, içimden “buraya kadarmış.” Şöför bizi polise ihbar etmiş olmalıydı.

Yeniden başlıyordu bizim için hapis hayatı, belki işkence, dayak…! Şöyle bir yutkundum bir de kadına baktım. Kadın donuk gözlerle ağlıyordu, adeta sessiz çağlayan gibi gözyaşı şıpır şıpır akıyordu. Merkeze götürdüler bizi. Üzerimizdeki kıymetli eşyaları aldılar. Bizi ayrı ayrı nezarethanelere koydular. Yirmi dört saat neredeyse başımızda bir polis öylece bekledik. Sonra sivil bir kadın geldi. Bizi Türkçe sorgulamaya aldı. Elimizde pasaportumuzun olmasına rağmen, ülkemizden çıkarılmadığımızı söyledik. Şimdi ne yapmak istediğimizi sordu. Yanımdaki kadın bir ülke söyledi AB ülkelerinden, oraya gitmek istiyordu. O söylemişken ben de aynı yeri söyledim. Kadın, yanımızdan ayrılırken söylediği söz; son günlerde duyduğum en güzel sözdü: “Size ülkenizde terörist diyorlar. Keşke tüm teröristler sizin gibi olsa! Sizi istediğiniz ülkeye göndereceğiz.”

Meğer kadın istihbarat subayıymış. İşlemlerin sonucunda bizi havaalanına götürdüler. İstediğimiz yere bilet alıp, parasını bize ödetip, uçak saatine kadar beklememiz için bizi otele götürdüler. Bu arada şu tembihleri yaptılar bize. “Burada yaşayan Türkler var onlarla ve karşılaştığınızda asla görüşmeyin.”  Bunun sebebini ise şimdi bulunduğum ülkede daha iyi anlıyorum.

Yanımda olan kadının sağlığı iyice bozuluyordu. Uçağındaki yerine kadar yardım ettim en son. İnene, işlemleri yapana kadar hep yardım ettim. Adını bile öğrenemediğim bu kadını en son eşi karşılarken gördüm. Eşi Türkiye’ye giremiyor, kadın ülkeden çıkamıyormuş. Bunun için böyle yolu denemişlerdi ve başarılı olmuşlardı. O kavuşma sevinçleri görmeye değerdi. Bana teşekkür etmelerine imkan vermeden hızla yanlarından uzaklaştım. Zira ben kendi dertlerime yanarken, ne dert çekenler vardı. Hamile bir bayanın zulümden kaçma azmi beni kendime getirmiş, kim olduğunu bilmediğim bir istihbarat subayının:  “Size ülkenizde terörist diyorlar. Keşke tüm teröristler sizin gibi olsa!” Demesi çektiğim tüm dertlerimi unutturmuştu. Nereye gideceğimi bilemeden bindiğim takside; tel örgüyü geçerken ellerimden yara aldığımı ancak fark edebildim.

Sevinecek çok şey vardı. Tayfun’un sağ ve iyi olduğu haberini almaya başından geçenlere, o gün çok sevindik. Lakin memlekette hava her gün biraz daha kararıyor, ülke gittikçe içine kapanıyor. (Dr.Kosov)

Bylockcu Kamyon Şoförü

Şırnak’ta cezaevinde dört ay tutuklu kalan kamyon şoförü hakimin karşısına çıkıyor.

Hakim soruyor: Bylock yüklemişsin. 

Şoför: Hakim bey ben öyle birşey yüklemedim, kim diyorsa yalan söylüyor.

Hakim: Yüklediğine dair belge var.

Şoför:  Tüm faturalarıma bakın, ben böyle bir şey yuklemedim. Faturasız mal taşımam. Bu Bylock  nasıl birşey? Çok mu ağır? Vallahi ben kamyona böyle birşey yüklemedim.

…dört ay yatmış gariban şoför, sonra tahliye olmuş…

İşte bir ülkede hukukun geldiği acı durum…

Ben Allah’tan korkarım…

Anadolu’nun küçük ilçelerinin birinde bir parti teşkilatı toplanır.

İlçede cemaate mensup olanları kendilerince tespit ederler.

Kendilerinin akrabası olanları elerler ve teşkilatla ilgisi olmayan 28 kişi tespit ederler.

Listeyi hazırlarlar fakat kimin şikayet edeceği konusunda uzlaşamazlar.

Malum küçük bir ilçe olduğu için kimin şikayet ettiği duyulur.

Akıllarına süper bir fikir gelir.

İlçede yalnız yaşayan, sürekli şarap içen ve dilenen bir vatandaşa iyi para verip şikayet ettirmeye karar verirler. “Eğer biraz fazla para verirsek bu adam herşeyi yapar” diye düşünürler.

Ve emniyet dahil gazetecileri bile bu adi oyuna hazırlarlar.

Vatandaşa yeni elbiseler bile alırlar.

Vatandaşı bir mekana çağırırlar.

Ona önce 15 Temmuz darbe tiyatrosunu anlatırlar ve adice bunu cemaat yaptı derler.

Sonra hazırladıkları listeyi ona verirler. “Bunlar o örgütten olan vatan hainleri” derler.

“Sen bunları şikayet et dile bizden ne dilersen… seni gazetelere çıkarırız meşhur olursun, sana çok para veririz hatta evlenirsin bile” diyerek bir sürü vaatte bulunurlar.

Adam listeye bakar, “bu listede eksiklikler var birkaç tane sizin yazmadığınız benim akrabalarım da var” diyerek onların da isimlerini sayar.

Ve sonra “ben darbe marbe kim yaptı bilmem de sizin Allah korkunuz kalmamış” der ve devam eder.

O kişilerin içlerinde bulunan imama dönerek: “sen de böyleysen, ben ölürsem namazımı kıldırma kıldıracağın namaza ihtiyacım yok” der.

 “Bu listede sizin yazmadığınız akrabalarınız da dahil bu isimler yıllardır bana en iyi davranan ve küfretmeyenler ve her gördüklerinde halimi hatırımı soran, bu ilçenin en sevdiğim insanları… bunlara terörist diyenler insan bile değildir” der.

“ Ben Allah’tan korkarım bunlara terörist diyemem” diyerek onların yanından ayrılır.

(Bu olayın benzerini üstada da “ bakkaldan gizli içki alıyordu” diye ihbar et denilen bir alkolik meczupa da zamanında yapılır.)

YURTDIŞINDAN BİR RÜYA

Hindistan Haydarabat’taki okulumuzda görev yapan bir öğretmen arkadaşımızın rüyası:
Rüyamda çok kuru bir tarlanın kenarındaydım. Sonra bir anda İmamı Şazeli Hazretleri yanıma geldiler. Ben çok sıkıntılıydım. Ona; “Hocam Hizmet şuanda çok zor durumda ne olacak halimiz, daha ne kadar sürecek bu zulüm böyle?” diye sordum.
O da bana : “Şu tarlanın ortasındaki ağacı görüyor musun?” dedi. Baktım ki kuru arazinin ortasında çok büyük ve güzel bir kiraz ağacı ve üstünde de çok güzel ve büyük kirazlar vardı. “Evet” dedim
Sonra bana; “Büyük bir fırtına çıkacak, dolu yağacak ve o ağaca çok dikkat et, bazı kirazlar yere dökülecek ve ağaç çok ciddi yara alacak” dedi. Hakikatten de dediği gibi oldu. Az sonra müthiş bir fırtına ile birlikte dolu yağdı. Sonra bana; “haydi git o ağaca bak” dedi.  Ben de ağacın yanına gittim ve baktım ki birçok kiraz yerlere dökülmüş ve çürümüş. Ama ağaçta kalan kirazlar sanki fırtınadan sonra çok daha büyük, çok daha lezzetli ve güzel olmuştu.

 

Sonra döndüm; “ Hocam bunun manası ne?” dedim. Bana; “Bak bu kiraz ağacı Hizmet, bu ağaçtaki kirazlar da hizmetteki insanlar, bu çıkan fırtına ve yağan dolu ise  şuan Hizmet’in başına gelen bela ve musibetler” dedi. “İşte şuan hizmetin içinde bulunduğu durum bu! Yere düşen kirazlar kaybeden insanlar, üstte kalanlar ise bu dönemde gerçekten hizmete gönül vermiş insanlar. Bu günler çok yakın bir zamanda geçecek” dedi.  “Peki hocam ben ne olacağım, benim durumum ne olacak?” dedim. Bana döndü ve “o sana bağlı dedi” ve ben uyandım.

YAZMAK…

 

 

Tarih dersinde hep anlatılır: Tarihi yapanlar ve yazanlar… 


Günümüzde yaşanan olaylar da bir gün tarih olacak. 


Ama yaşanan o kadar anı, sıkıntı, rüya var ki, yazılmadığı zaman kaybolup gidecek. 

Gelecek nesillere aktarılması adına, çekilen mukaddes ızdırabın kaleme alınması gerekiyor. Birileri belki kaleme alıyor. Ama herkes birileri kaleme alıyor diye yazmadığından bazen yaşananların çok cüzi bir kısmına vakıf olabiliyoruz. 


Yaşanan bir tarih ve yaşayan kahramanlar… 


Bir zulüm var… 


Zulmeden bir güruh ve temel hakları dahi elinden alınmış bir mazlum kitle… 


İşinden atılmış, imkanları elinden alınmış, işyerlerine el konulmuş, suçsuz yere gözaltına alınmış, hakkında iddianame dahi hazırlanmadan hapse atılmış, aylarca yıllarca neden içeride yattığını bilmeyen, içerde doğum yapmış, içerde bebeklerini kaybetmiş, işkenceye maruz kalmış, işkence sonucu hayatını kaybetmiş, bulunduğu koğuşta yazın kalorifer açılarak psikolojik baskıya maruz bırakılmış, eşiyle/çocuğuyla tehdit edilmiş, sağlığını ve psikolojisini yitirmiş, ilaçları verilmemiş, temel ihtiyaçları bile karşılanmamış…. Onbinlerce insan var… 

Kanun hükmünde kararnamelerler(KHK) keyfi bir şekilde mesleğinden edilmiş, iş aramak için gittiği kapılardan kovulmuş, evleri taşlanmış, komşusu, akrabası, eşi-dostu selamı sabahı kesmiş ve onun da ötesinde bir cüzzamlı, bir vebalı gibi muamele görmüş, ev  sahibi evinden çıkarmış, apartman yöneticisi, mahalle muhtarı, birlikte çalıştığı mesai arkadaşları tarafından jurnallenmiş adeta yokluğa ve açlığa mahkum edilmiş onbinler…

Annesinden ve babasından koparılan çocuklar, dağılan yuvalar, anne babası tarafından bile kabul edilmeyen hatta evlatlıktan reddedilen insanlar… 


Yıllarca parmakla gösterilen, toplumun gıpta ettiği bu seçkin zümre, bir anda ne olduğunu bile anlamadan, dost bildiği insanlar tarafından açlığa hatta ölüme mahkum edilecek ve toplum “Oh olsun! Hakettiler!” moduna kısa bir süre içinde medya, siyasiler ve bazı güçler tarafından getirilecekti.

Yaşanan bazı olaylar, görülen rüyalar, yazılan bazı mektuplar derlenerek bir araya getirilmeli.  Bir neslin çektiği sıkıntılar ve iliklerine kadar yaşadığı zorluklar elbette unutulmamalı. Ama onlardan ders çıkarma ve gelecek nesillere aktarma adına kaleme alınıp ölümsüzleştirilmesi lazım. 


Bir yanda;

Anne ve baba tutuklanıp ortada kalan torunlarına bile el uzatmayıp çocuk esirgeme kurumuna verilmesine razı olan dede ve nineler… 


Kendi kardeşini şikayet edip hapse girmesine neden olan kardeşler…


Kendi gelinini evden atan kayınpederler…


Yıllardır kendilerine bir tane bile saygısızlıklarına şahit olmadıkları çocuklarını evlatlıktan reddeden anne-babalar…


Hapse giren evlatlarını ziyaret etmeyenler…


İşsiz güçsüz kalan kirasını bile ödeyemeyecek hale gelen mazlumları dışlayan ve selam dahi vermeyen akrabalar…



Diğer yanda;


15-20 yıllık meslek hayatından sonra görevden alınıp çocuklarının geçimini sağlamak için kapı kapı iş arayıp ve gittiği bütün kapılar yüzüne kapatılan garipler…


Hakkında yakalanma kararı olmasına rağmen, gaybubette yaşayıp diğer yandan da hapse giren ve aile ve akrabalarının dahi sahip çıkmadığı arkadaşlarının çocuklarına sahip çıkan ve onlara kendi evlatları gibi bakan kahramanlar…


Yaşanmaz hale getirilen ülkeden kaçarken Tuna Nehri veya Ege Denizinin sularında şehadet şerbeti içen masumlar…


 İşkence sonucu hayatlarını kaybeden eğitimciler…


Elbette bunlar da tarihin sayfaları arasında yerini alacak, ölmemiş vicdanlar hakikati görecek, ağlamayan gözler ıslanacak ve tarih bir kere daha yaşanan bir zulme tanıklık edecek.