AĞLAYIN, SU YÜKSELSİN!…


“Düzenim bozulur, hayatim altüst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatinin altının üstünden hayırlı olmayacağını..” (Şems-i Tebrizi)

*********

 


Bir Ablamızdan…


Eşimle beraber gözaltına alındığımız gün, aslında hayatımızın altüst olduğu gündü.. 

Ama nereden bilebilirdik ki, hayatımızın altının üstünden hayırlı olduğunu?


Polisler ailemden birilerinin ihbar ve yönlendirmeleriyle evimize geldiklerinde, kendilerinden emin ve heyecanlılardı. Evimiz bir teröristin evi aranıyormuş gibi arandı.. 


“Delliller nerede, nereye sakladınız” diye bağıran polis memuru.. 

Ve bizim şaşkın bakışlarımız, buruk tebessümlerimiz..
– ‘İkiniz de şu andan itibaren gözaltındasınız’..dedi memur.
Eşime baktım önce.. sonra kızıma..
– Ne kadar sürer dedim?
– O hiç belli olmaz, dedi..
Belki de hiç dönemezsiniz, demek istedi bakışlarıyla.. Anlamıştık.
– Öyleyse ben eşyalarımızı hazırlayayım, dedim. 

İzin verdiler. Eşime ve kendime birer valiz, kızıma iki valiz hazırladım.. Biri giysileri için, biri oyuncakları için. 

Biz yokken en azından oyuncakları teselli olsun istedim.. 

Sonra, kızımı aldım karşıma:
-Biz babanla işe gideceğiz annecim, belki birkaç gün gelemeyiz. Ama merak etme, para kazanıp geleceğiz inşallah, dedim.
-Tamam, dedi kızım da.. 


Biz de inayet-i ilahi bir metanet, polislerde gizli bir şaşkınlık vardı sezdiğim…
İki yanımda polis memurları, hayatımda hiç olmadığı kadar başım dik ve gururla çıktım evden.. Kızımı, apartmanın önünde bekleyen akrabalarımdan birine emanet etmek zorunda kaldım. 

Eşim bir araca, ben başka bir araca bindirildik.. 

Meğer o an, bu uzun ayrılığın başlangıcıymış.
Dört gece.. Sadece dört gece beş gün ayrı ayrı nezarethanelerde, tek başımıza gözaltında kaldık.. Ama her saniyesi yıl gibi geçen dört gece.. 

Nezarethane hiç de anlatıldığı gibi siyah parmaklıklar ardında bir yer değildi. Parmaklıklar, duvarlar yerler beyazdı.. Ama beyaz rengi insanın içini ancak bu kadar karartabilirdi…. 

Dört tane yatak… 

Yatak dediğim beton zemin üzerinde sünger.. 

Birkaç battaniye… 

Hava soğuk.. 

Pencerelerden birinde cam yok sanırım, battaniyeye sarılmadan durmak neredeyse imkansız… 

Aynı nezarethanede, hemen yan odada başka suçlular var.. 

Demir parmaklıklar kapalı, arada sadece bir duvar. 

Hırsızı, sarhoşu, adam bıçaklayanı.. Hepsi geldiği gecenin sabahı çıktı… 

Biz ise “vatan haini”yaftası ile dört gün orda kaldık.. 

Memurlara sordu bir ara hırsızlardan birisi fısıltıyla.. Neden burda olduğumu kendi lisanları ile söylemiş olmalı ki polisler, o beş para etmez adamlar ben abdest almaya giderken arkamdan söyleniyorlardı:
– Vatan haini olarak yargılanmaktansa, ölürüm daha iyi!…
En çok abdest almaya giderken zorlanıyordum bu yüzden. Onca erkeğin önünden geçip öyle gidebiliyordum nezarethanenin sonundaki lavaboya.. 

İnsan öyle bir ortamda herşeyden endişe ediyor..
Gözaltına alındığımın ikinci günü çok rica edince Kuran-ı Kerim getirdi bir memur mescidden sağolsun. 

Bana öyle bir teselli oldu ki o Kuran tarif etmem mümkün değil..
Günlük sağlık muayenesine gideceğimiz saati iple çekiyordum. Çünkü hem dışarı çıkıp biraz nefes almak, hem de eşimi uzaktan da olsa görme fırsatı oluyordu. 

Üçüncü gün muayeneye gitmeden ifadelerimiz alındı. Verdiğimiz  ifadelerde aradığını bulamamış olacak ki, başkomiser çok sinirliydi.. 

Memurlardan biri eşimle bana “muayeneye gidiyoruz” dedi.. Biz, ifademiz alındığı için bu defa beraber gideceğiz diye sevindik.. En azından on-onbeş dakika arabada görebilirdik birbirimizi. Ama sevincimiz kursağımızda bırakıldı.
Başkomiser bağırdı:
– Ayrı ayrı götürün bunları! 

Eşim dayanamadı:
– Komiserim üç gündür eşimden haber alamadım, bari iki dakika görüşsek?
– Hakediyor musunuz lan! diye bağırdı komiser bir çocuk azarlar gibi..
– Onu ifadeyi verirken düşünecektiniz, dedi..
Tam gözlerininin içine, acı acı tebessüm ederek baktım komiserin.
– Bunlarla mı korkutacaksınız bizi diyordum, içimden.. Bu kadar ucuz değil bizim davamız!!!
Beşinci gün, adliye koridorundaydık.. Öğle namazımızı kılmak istedik, müsaade etmediler.. Bekledik.. 

Beklerken kızımızı getirdiler adliyeye…

Beş gündür görmediğimiz kızımız..

Öyle farklıydı ki tavırları…

Beş günlük ayrılıkta sanki küsmüştü bize.. 

Bu esnada, savcının ikimiz için de tutuklama talep ettiğini öğrendik.. 

Daha bir sarıldım kızıma, hasretle baktım…
Mahkeme anı geldi.. 

Şaşırtıcı bir şekilde ben adli kontrol ile serbest bırakıldım, eşim  tutuklandı…

O an eşimin bir “ohh” çekişi vardı, şaşıp kaldım.. 

Kızımızın en azından annesine kavuşmasına sevinmişti babası.. 

Vedalaşmalar.. sarılmalar.. Gözyaşları..

Ne olduğunu anlayamamıştım ben.. Adeta şok halindeydim….   

Adliyeden çıktım ne yapacağımı bilemez halde.. 

Yetim kalmış bir çocuk gibi hissettim kendimi. 

Daha biz nezaretteyken, herşeyden ümidini kesen ailem eşyalarımızı toplayıp evimizi bile boşaltmıştı… Gidecek bir evimiz bile yoktu… Zaten artık bunun bir önemi de yoktu….
Birkaç hafta sonra iddianame hazırlandı.. 

Adliyeye gidip dosyamızın bir örneğini aldım. Adliyenin mescidine indim. Namaz kıldıktan sonra ancak cesaret bulabildim dosyayı açmaya. Çünkü tahmin ediyordum göreceklerimi.. 

Dosyayı açtım, tanık olarak mahkemeye çağırılan iki kişi.. Ailemden, en yakınımdan iki kişi… İhbar etmişler eşimi ve beni. Biz gözaltındayken alınan ifadelerini defalarca okudum. “Terörist” demişler bizim için.. Hem de üst düzey!!! 

Kanım dondu adeta okuyunca, inanamadım. Sanki aramızda hiçbir kan bağı yokmuş gibi.. Sanki beni ve eşimi hiç tanımıyorlarmış gibi… Bu nasıl vicdan..Bu nasıl insanlık? 

Vicdanları ölmüş aslında, haberleri bile yok..       

Eşim yaklaşık 70 gündür tutuklu. Tarifsiz bir özlem, hiç sönmeyen bir ateş var yüreğimde.. Ama bu hasrete mukabil, öyle güzelliklere kapı açtı ki Rabbim.. 

Herşeyin ama herşeyin kıymetini anladık biz bu süreçte.. 

Mesela, siz hiç eşinizle bir sıcak çorba içmenin hayalini kurdunuz mu? 

Kendi evinizde, kendi çaydanlığınızda demlediğiniz bir bardak çayı eşinize ikram etmenin aslında ne büyük mutluluk olduğunu farkettiniz mi? 

Çocuğunuzun ‘babacım’ diyerek kapıya koşması ne güzel şeymiş..


Meğer ne çok şeyi tüketmişiz farkında olmadan, önemsemeden.. 

Meğer bu küçük şeyler aslında ne kadar değerliymiş.. 

Meğer ne çok kıymet bilmemişiz, şükretmemişiz.. 

Bu imtihan herşeyin ve herkesin kıymetini öğretti bize, hamdolsun..

Biraz garip olacak ama bahsetmeden geçemeyeceğim.. Kızımın tırnaklarını babası keserdi hep.. Şimdi ben yapıyorum o işi haliyle.. Ve her defasında “bu son” diyorum, bir dahakine babası kesecek.. zaman geçiyor, tırnakları uzuyor, uzuyor.. Kesemiyorum günlerce, bekliyorum. Ama babası gelmiyor. Her defasında aynı tuhaf bekleyiş…


Şimdilerde, ibadetle, dua ve ilimle geçirmeye çalışıyoruz günlerimizi hamdolsun. 

Eşim içerde öyle bir manevi iklime girdi ki, buna sebep olanlara aslında teşekkür etmek gerek.. ben de acizane ona yetişme ye çalışıyorum küçük adımlarımla.. Her ezan okunduğunda babamıza dua ediyoruz. Üç yaşındaki kızım o kadar alışmış ki, bazen ben hatırlatmadan ezanı duyunca kendisi başlıyor. “Allahım babamın işi çabuk bitsin, amin” diye dua ediyor. 


Gecemiz, gündüzümüz, sabahımız, akşamımız her anımız onunla… “gelince şunu yaparız, gelince bunu yaparız inşallah”.. Bütün planlar onun gelişi üzerine kurulu… Çünkü biliyoruz ki, bu bir imtihan.. Ve Rabbim muradı ne ise onu gerçekleştirecek..ve bitecek inşallah.. 

Güzel günler gelecek, ümidimiz tam. Lakin bir endişem var ve bir küçük gönül kırgınlığım…
“Sefinem gark oldu,dert deryasına
Sahrayı sinemi sel aldı gitti”
…sözlerini hicranla mırıldanan Hak dostu, “ne zaman bitecek” diye sorulunca,  ‘liyakat’  deyivermiş…


Dua, ızdırap ve halis gözyaşları lazımsa geminin kurtulması için, öyleyse bu ahesterevlik hala neden?

Nefsim adına diyorum en başta, saygısızlık olmasın kimseye.. 

Ama gönül kırgınlığım şu yüzdendir: bu sürecin ızdırabını hissedebilmek için, illa ki kendi hanemizden mi çıkmalı elleri kelepçeli? 

Hakiki kardeşlik, birbirinin derdiyle dertlenmek değil mi? 

Ve sefinemizin gark olması bu fırtınalarda, yetmez mi ağlamaya? 

Öyleyse, neden bu tam yönelemeyiş?                        

Acizane istirhamım ve son sözlerim..
N’olur akıtın gözyaşlarınızı… 

Bana ya da eşime dua etmeniz değil isteğim..
Şu milletin ve hizmet in haline ağlayalım vesselam…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s